Mars ‘da Su içilir mi?


Bazıları için sadece tavla , bazıları için dünya dışı gezegen merakı , bazıları için de Savaş tanrıçası…

Ne garip değil mi? Herkesin ilgisine göre değişiyor. Mars’da hayat , Marsa’da su gibi başlıklar yerine Mars’ta su içilir mi? Henüz yanıtlanmayan sorulardan biri.

Curiosity gibi ben  de hep meraklandım , yeni haberler okudum.Curiosity hala Mars’tan yeni bilgiler gönderiyor.

Mars ‘ın gizemli bulduğum için kızıl saclı bayanlara benzetirim. Genelde kzııl saçlılar diğerlerinden farklı olmak , radikal görünmek için kızılı tercih ederler. Kızıl gezegen denmesinin sebebi etrafındaki yaygın demiroksitten kaynaklanıyor.

Dünyamıza benziyor. Çöl,kutup,vadi,dağları var. Yarıçapı dünyamızın yarısı kadar. Wikipedia koşuma gitmeyen bir kaynak olsa da Mars hakkında oldukça kaynak bularak güzel özetlemişler.

İlginç bir dipnot düşeyim : Hindu kültüründe Mangala şeklinde isimlendiriliyor.

Bugüne kadar birçok uzay aracına ev sahipliği yapan Mars , 2020 yılına kadar birçok bilgiyle bizi şaşırtacak.

pia19142_malhi-mojave

2014 sonunda Forbes’de okuduğum haberde gelişmeler sevindirici idi.

Dün Popular Science ‘da yayınlanan haber ile birlikte suyun olduğu kanıtlanır şekilde netleşti.

Her ne kadar her haberde belirsizlik de olsa , bugüne kadarki bilgileri harmanlayınca Mars’ta hayatın olmadığı fakat suyun varlığı tespit edilebiliyor.

Meraklıları için NASA’nın Mars fotoğraflarını öneririm.

 

Mars hakkında gelişmeler durmayacağından dolayı bu yazı devamlı güncellenmesi gerekecektir.Şimdilik gelişmeler bu şekilde…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Stresi Azaltan Faktörler (Başta Kitap Okumak , Müzik Dinlemek , Çay/Kahve Arası …)


TZV ‘nın Telegraph internet sitesinden haberi Türkçe’ye çevirmiş. 

Oldukça güzel bir çalışma yapmış. Araştırma sonucu benim kriterlerime paralel. Bu kriterler üzerine koşmak,satranç oynmamak,yüzmek , fiziksel aktivite yapmak eklenebilir. 

Reading_hammock-538x218

Yapılan araştırmalara göre, okumanın rahatlamak için en iyi yol olduğu ve sadece 6 dakikada stresi azalttığı ifade ediliyor.

Ayrıca okumanın; sakinleşmek için bilinen öteki yöntemlerden örneğin yürüyüşe çıkmak, sakince oturmak veya bir fincan çay içmek gibi, daha hızlı ve iyi bir sonuca ulaştırdığı araştırmanın sunduğu iddialar arasında.

Psikologlara göre, insan beyni okurken elindekine odaklanmak zorunda kalıyor ve bu durum bireyi kasların ve kalp atışlarının yoğunluğundan uzaklaştırıyor.

Araştırma Sussex Üniversitesi Mindlab International Danışma Merkezi tarafından yürütüldü.

Yapılan çalışmada öncelikle, stres seviyeleri ve kalp atışları, rahatlama yöntemleri uygulamadan önce bir takım testler ve çalışmalar doğrultusunda yükseltildi. Nöropsikolog Dr. David Lewis’a göre en etkin yöntem %68’lik başarı ile okumak olarak saptandı. Denekler yalnızca sakince 6 dakikalık okuma yaptılar ve sürenin sonunda ilk durumlarından daha sakin kalp atışlarına sahip oldular.

 

kitap-okumak_99360

Araştırmaya göre müzik dinlemek %61, bir fincan çay/kahve arası %54 ve yürüyüşe çıkmak ise %42 oranlarına sahip.

Testi yürüten Dr. Lewis sakinleşmek için kitapta kendini kaybetmenin en iyi yol olduğunu vurguluyor.

“Gerçekten hangi kitabı okuduğunun bir önemi yok, sürükleyici bir kitap ile günlük endişelerden ve stresten uzaklaşabilir ve yazarın hayal gücünü keşfe çıkabilirsin.”

 

 

 

 

Yaratıcı İş Görüşmeleri Soruları


İş görüşmeleri tüm çalışanların kabusu gibidir. 

Özellikle yaratıcılık ve analitik çalışma gerektiren yerlerde iş görüşmeleri daha yaratıcı olabiliyor. 

İngilizce bilenler için bugün Wire dergisinde okuduğum haberde bu konuyu incelemişler. 

Bu sorulara ilginiz varsa , birçok arkadaşımın okumasını sağladığım ( geri dönüşlerin hemen hemen hepsi teşekkür oldu) kitap önerisini sizlere sunayım. 

Fuji Dağını Nasıl Taşırsınız ? William Poundstone’nın yazmış olduğu kitap , sizi oldukça düşündürecek. 

Türkçe ‘ye güzel bir şekilde çevrilmiş. Sade ve anlaşılır bir biçimde hızla okuyacaksınız.

 

 

 

 

 

 

Uzayda Plankton/Bakteri Yaşayabilir mi?


Gonca ‘nın (Bilken Üniversitesi Akademisyen arkadaşım) Cosmos ve benzeri bilimsel çalışmalar önerilerinden sonra daha çok uzay haberleri okumaya başladım.

Biliyorsunuz ki uzun süredir uzayda hayat olup olmadığı araştırılıyor. Uzaya küçük araçlar gönderip , uzay havasında canlıların olup olmadığı inceleniyor.  Özellikle de ülkeler arası  “ilk keşfeden” olmak için bir rekabet de var. Türkiye olarak keşke biz de bu yarışın içinde olabilsek. 

Ruslar , uzayda planktonların yaşadığını ileri sürdüler. Planktonların ne olduğunu hatırlatalım. 

 

Hyperia

Plankton, suda bulunan, hareket yeteneği akıntıya bağımlı olan canlılara verilen genel isimdir. Genellikle mikroskobik boyutta ve tek hücrelioldukları varsayılsa da, denizanaları veya kopmuş yosunlar da okyanusbilimciler tarafından plankton olarak tanımlanır. Bitkisel planktonlara fitoplankton, hayvansal olanlarına ise zooplankton adı verilir. Göllerde, denizlerde ve akarsularda, hatta belirli şartlar altinda buzullarda bulunabilirler.

Rusların öne sunduğu görüş üzerine NASA’dan bir onay gelmedi. Kabul edilen bir teoriye göre dünyanın bir dönem büyük çoğunluğunda (%90 üzeri) tek hücreli  mikroorganizmaların olduğu kabul ediliyor. Eğer uzayda hayat varsa bu görüşün de gerçekleşme ihtimali yüksek.Atmosferdeki bakterilerle ilgili şu yazıyı okuyabilirsiniz.

agar

Haberimize dönersek , NASA’nın onaylamasıyla birlikte bu planktonların yapısı incelenecek , dünyadan uzaya taşınıp taşınmadığı araştırılacak ya da dünya dışında canlıların olduğu kabul görecek. 

plankton-iss_full

Çocukların Çizimlerinden Ne Anlamalıyız?


 

Time ‘ın dergisinin haberini okuduğumda önemli bir yaş olması sebebiyle 4-5 yaşlarında çocukları olan yakın arkadaşlarım , zeka oyunları eğitmenliğinde okul öncesi zorlukları anlatan öğretmenler için paylaşmak istedim. 

 

 77859_web

Öncelikle bazı üniversitelerin sabırla ele aldıkları uzun dönem bilimsel araştırmalarını izlemeye çalışıyor , Türkiye’de de bu çalışmaların hızla artmasını görmek istiyorum.

Time’ın haberine göre uzun dönemli araştırma İngiltere’deki King’s College London ‘da yapıldı. 7752 ikize insan figürleri çizdirmişler. Her çizilen figürün detaylarıyla (kol,ayak,yüz,kulak,burun,saç …)  birlikte 0-12 arası puanladılar. (Elbise çizenlerine ekstra bir ğuan verildi) 10 yıl sonra 14 yaşına gelindiğinde tekrar teste tabii tutarak gelişmeleri gördüler.

4 yaşındayken yaptığı  çizimleri inceleyen uzmanlar küçükken insan figürlerini detaylı ve doğru olarak çizebilen çocukların 10 yıl sonra yapılan zeka testlerinde resim çizmeyi pek beceremeyen yaşıtlarından daha yüksek puanlar aldığını söyledi.

 

drawing_3009794b

Araştırmanın başında bulunan Rosalind Arden ;

Araştırma sonucu 4 yaşında  yapılan detaylı,yüksek puan alan  çizimlerin 14 yaşında yapılan testlerle doğrudan pozitif ilişki bulunduğunu ,  ancak resim yapmakta başarılı olmayan ebeveynler endişelenmemesi gerekliliğini söyledi.  Ayrıca ” Zekayı belirleyen bir çok çevresel ve genetik faktör var” dedi.
 
Ayrıca çizim yeteneklerinin birçok faktöre bağlı olduğunu , genlerimizin davranış modelleri üzerindeki etkisinin araştırılmasında yolun başında olduğumuzu da iletti. 
 
Klinkik Psikolog Ceyda Uskan’ın araştırmasına göre Çocuklarda Çizimlerin Gelişim Dönemleri ;
 
 
  • Karalama Dönemi: 2-4 yaşları arasında gözlemlenmektedir.
  • Şema Öncesi Dönem: 4- 7 yaşları arasında gözlemlenmektedir.
  • Şematik Dönem: 7-9 yaşları arasında (ilkokulun başlama dönemi) gözlemlenmektedir.
  • Gerçekçilik Dönemi: 9-12 yaşlarında gözlemlenmektedir.
  • Görünürde Doğalcılık Dönemi: 12-14 yaşlarında gözlemlenir.

Yapılan çalışmanın 4 yaş açısından bakıldığında Şema Öncesi dönem; 

Karalama döneminden şema öncesi döneme geçerken ilk göze çarpan çalışmalar, insan figürü olmaktadır. Bu girişimler başta çok basittir, 3 yaşlar civarında başlayan insan figürleri içinde ayrıntı bulundurmayan kocaman bir kafadan ibarettir. 3,5 yaşa doğru insan figürü ayrıntılanmaya başlar, başı sembolize eden dairenin altına bacakları sembolize eden çizgiler eklenmeye başlanır.

Şema öncesi dönemde 4 yaş çocukları artık çöp adam evresine geçmişlerdir. Bu dönemde insan figürü en sevdikleri resim çalışmasıdır denilebilir. Artık çocuklar tanımlanabilecek resimler çizme sürecine girerler. 5 yaş civarında evler, ağaçlar, insanlar daha belirginleşirken 6 yaşlarda artık resimlerin konusu, kompozisyonu, sayfa üzerinde düzeni oluşmaya başlar. Bu dönemde çocuk resimleri hayallerle doludur. Renkler çok fazla ve farklı şekillerde kullanılabilir. Vücut oranları, onlara önemli olan duruma göre gerçeğinden abartılı olarak büyük çizilebilir. Bu fantezi dünyalarında çocuklara kesinlikle kısıtlama getirilmemelidir. Eğer ağacının pembe, bulutlarının mor olmasını istiyorsa, bunu yapması kesinlikle engellenmemelidir. Bu çocukların yaratıcı gelişimleri için çok büyük önem taşır.

Bu dönemde genelde insan figürleri önden çizilir, profil çizmeye geçiş gerçekleşmemiştir. Yaş ile birlikte çocuk sürekli gördüğü objeleri resmetmeye heveslenir ve çizmeye başlar. Bunları genelde herhangi bir kompozisyona oturtmadan, sayfada gelişigüzel bir biçimde ebat farklılıklarıyla çizerler. Resimleriyle ilgili konuşmayı çok seven çocuklar, yaptıklarını uzun uzun anlatmaya heveslidirler.

5 yaşından itibaren artık çocuk, resme başlamadan önce neyin resmini yapacağını bilir. 6 yaş itibarıyla gerçekçi resimler oluşur. Figürler sayfada bir araya gelmeye başlar. Ayrıca bu dönemde resimlerde saydamlık da gözükebilir. Mesela bir apartman resmi yapan çocuk, kendi evinin içini, dışarıdan görülecek şekilde çizebilir veya arabanın içinde kapının arkasında vücutları da çizebilir. Ya da annesinin karnındaki kardeşini çizen çocuk bizlere saklı gerçekleri gösteriyor olabilir. Tüm bunlar dikkatlice değerlendirilmelidir.

Renk kullanımı 5 yaşına kadar sarı, kırmızı ve maviyle başlarken, yaş ilerledikçe daha parlak renkler kullanılmaya ve kullanılan renklerin sayısı artmaya başlar. Bu dönemde kullanılan renkle figür arasında bir bağlantı olma zorunluluğu yoktur. Çocuk kırmızı insan çizebildiği gibi, sarı rengini gökyüzü için de kullanabilir. Hangi renkleri seviyorsa, o an hangilerini kullanmak istiyorsa onu kullanır. Resimlerinde kırmızı rengi tercih eden çocukların daha iddiacı ve saldırgan oldukları, sıcak renkleri seçen çocukların genelde sevecen, sıcakkanlı kişiler oldukları, resimlerinde soğuk renkleri seçen çocukların ise iddiacı, çekingen ve zor kontrol edilebilir çocuklar olduğu düşünülmektedir. Gelişim açısından bakıldığında, çocukların resimlerindeki renk seçimleri soğuk renklerden sıcak renklere geçiş yapar.

 
 
 
 
 

 

 

 

 

 

 

Işık Hızı – Işık Yılı


Bazı kavramların niteliksel verilerinin oturtulması nedeniyle ışık hızı,ışık yılı kavramlarını netleştireyim.Böylelikle bilinmeyen kavramların özellikle çocuklarınıza,öğrencilerinize ve çevrenize anlatılması kolaylaşmış olacak.

Dönem dönem ben de buradaki arşivden bilgilerimi tek bir yerde bulabiliyorum.

en_yakin_galaksi_163_bin_isik_yili_uzaklikta_h12996

Işık hızı, Işığın ve tüm diğer elektromanyetik dalgaların boşluktaki hızı olup 299.792.458 m/saniyedir (yaklaşık 1.079.252.850 km/saat)

Işık yılı, (sembol: IY, İng. light year (ly)), ışığın bir yılda boşlukta aldığı mesafedir. Astronomik birim’e kıyasla büyük bir uzunluk birimidir, bu sebeple genellikle yıldızlar arası mesafeleri ölçmekte kullanılır. Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), yıl birimi olarak Jülyen yılı’nın kullanılmasını önermektedir.Buna göre bir Jülyen yılı 365,25 gün ya da 31.557.600 saniyedir.

 

  • Dünya ve Ay arasındaki en büyük uzaklık 1,5 ışık saniyesidir.
  • Dünya ile Güneş arasındaki ortalama uzaklık 8 ışık dakikasıdır.
  • Güneş sistemimizi kuşatan Oort bulutu yaklaşık 2 ışık yılı çapındadır.
  • Bize Güneş’ten sonra en yakın yıldız olan Proxima Centauri, 4,2 ışık yılı uzaklıktadır.
  • Samanyolu galaksisinin çapı 100.000 ışık yılı kadardır.
  • Samanyolu’nun komşu galaksilerinden Andromeda, bize 2,3 milyon ışık yılı uzaklıktadır.

Ay-dünya arasındaki :

Dünya ile Ay arasında ortalama merkezden merkeze uzaklık 384.403 km (Biz ayın 1 saniye öncesi halini görüyoruz) , yani Dünya’nın çapının (12.742 km)  yaklaşık otuz katı kadardır.(Çocuklar için anlattığım yol ise 30 dünyayı yan yana koyup zıplayarak aya geçmek mümkün şeklinde :))  Ay’ın çapı 3.474 km’dir,bu da Dünya çapının dörtte birinden biraz fazladır. Dolayısıyla Ay’ın hacmi Dünya’nın hacminin %2’sidir.(Çocuklar için anlattığım yol ise 50 ayı  hacminin toplamı dünya ediyor:))

Güneş-dünya arasındaki :

Dünya ile güneş arası uzaklık 149.600.000 km , yani yaklaşık 8,31 ışık yılı .diğer bir deyişle yine biz güneşe her baktığımızda (ki çok fazla bakamıyoruz) 8 dakika önceki halini görüyoruz.

Bu tür bilgiler vermeye devam edeceğim.

Beyinden Beyine Kabloyla Bilgi Aktarımı Mümkün mü ?


Bu tür haberleri ilk duyduğumuzda nedense Amerikan bilim kurgu filmlerini hatırlarız .

İlk aklınıza gelen film Matrix olmalı. Hele anlık bilgi aktarımı düşününce Trinity’nin helikopter eğitim programını hatırlamamak olmaz.

“Hayal ettiğimiz , yaşarken görme imkanı göremeyeceğimiz”  tahminler yavaş yavaş gerçekleşiyor mu?

Newscientist’in haberine göre, ABD’nin Duke Üniversitesi’nde sinir bilimci Miguel Nicolelis ve ekibi tarafından yapılan deneyde, iki farenin beyni kablolarla birbirine bağlandı ve bilgi aktarımı yapıldı.

Newsicentist merak edenler için video ile birlikte detaylıca açıklama yapmış.

130228fareeee_hlarge

Scientific Reports dergisinde yayımlanan araştırmada elde edilen başarı, gelecekte sinir sistemiyle kontrol edilecek protezlerin geliştirilmesinde büyük bir atılım sağlayabilir. Bilim insanları ayrıca, bu alanda yaşanacak gelişimle, bir gün beyinlerin bilgisayar ağları gibi bir araya getirebileceğini veya sinirsel faaliyetlerin elektronik sinyallere dönüştürülebileceğini ifade etti.

DENEY NASIL YAPILDI?

Duke Üniversitesi’nde yapılan deneyde, iki fare ilk olarak eğitimden geçti. Eğitimde, belli bir ışık yandığı zaman fareleri bulunduğu ortamda yer alan iki tuştan bir tanesine basması gerektiği öğretildi. Ardından, farelerin beyinleri saç teli kalınlığındaki elektrotlarla birbirine bağlandı. Elektrotlar, farelerin motor sinyalleri işleyen kısmına bağlandı.

1 numaralı fare ‘kodlayıcı’, 2 numaralı fare ise ‘kod çözücü’ olarak işaretlendi. İlk farenin görevi, görsel ipucu/bilgiyi alarak tuşa basmak olarak belirlendi. Başarılı olması halinde de ödül verildi.

Kodlayıcı kendisine verilen görevi yerine getirirken, farenin beynindeki elektriksel faaliyet bir sinyale dönüştürüldü ve kod çözücü fareye aktarıldı. Böylece, 2 nolu fare kendisine basması gerektiği öğretilen tuşa bastı. Ancak burada beyinler arası iletişimin olup olmadığını kontrol etmek için, 2 nolu fareye yardımcı olacak bir ışık yakılmadı. Fare, beynine gelecek bilgi doğrultusunda iki tuştan hangisine basması gerektiğini anladı.

SONUÇLAR BAŞARILI

Deneyin sonucunda, 2 nolu fare yüzde 64 oranında doğru tuşa bastı. Bu oran, bazen yüzde 72’ye kadar yükseldi. Bu sonuçlar, farenin şans eseri elde edebileceği başarının çok üstündeydi.
Nicolelis ve ekibi, kodlayıcı farenin beyninden iletilen sinyallerin doğruluğunu kontrol etmek için, kod çözücü fareye bilgisayar aracılığıyla aynı simülasyonu uyguladı. Sonuçlar aynıydı.

Yapılan bir diğer deneyde, farelerin beyinlerinin temas olmadan bilgi aktarıp aktaramayacağı gözlemlendi. Fareler bu sefer, burunlarını bir açıklığa sokmak ve bıyıklarını boşluğun genişliğini kontrol etmek için eğitildiler. Farelere, geniş olan delikleri tespit ettiklerinde sağda duran bir tuşu, dar olanlar için solda duran bir tuşu dürtmeleri gerektiği öğretildi.

ÖDÜL TEŞVİKİ
Fareler, eğitimlerinin ardından yine kablolarla bağlandılar. Kodlayıcı fare doğru tuşu dürttüğünde, araştırmacılar kod çözücü fareye gönderilen beyin sinyallerini kontrol etti. Kod çözücü, gelen bilgi doğrultusunda  yüzde 60-65 oranında doğru tuşu dürttü.

Deneyde, kodlayıcı fare, kod çözücü fare her başarılı olduğunda ekstra ödül aldı. Böylece, ödül isteyen 1 numaralı fare kendisine verilen görevi daha iyi yapmak için daha fazla gayret gösterdi. Ödül, farenin beynindeki sinyalin daha güçlü ve anlaşılır olmasını sağladı. Kod çözücü bu sinyali aldığında, başarı oranı da yükseldi.

İNTERNET BAĞLANTISI DENEDİLER

ABD’li araştırmacılar, yaptıkları deney kapsamında farelerin arasında internet bağlantısı aracılığıyla bilgi aktarımı yapmayı bile denedi.

Brezilya’daki bir laboratuvarla gerçekleştirilen deneyde, sinyaller her ne kadar mükemmel bir iletim şansı bulamasa da, yapılan ilk deneylere çok yakın sonuçlar elde edildi.

Deneylerde, ilgi çekici bulgular da elde edildi. 1 ve 2 numaralı fare, deliklerin genişliğini kontrol ettikleri deneyde, bıyıklarında hissettikleri temasın ardından tuşlara basıyordu. Ancak bir süreden sonra, beyni 1 numaralı farenin beynine göre yönlendirilen 2 numaralı fare, 1 numaranın hissettiklerine daha fazla bağımlı olmaya başladı.

Nicolelis, bu durumın hayvanların kendi vücutlarını anlamasında önemli bir yer edindiğini, insanların da kendi vücut modellerini anlamada diğer insanlarla olan etkileşimden yararlandığını belirtti.

‘ÖNEMLİ BİR ADIM’
Deney ekibinin aklına takılan bir diğer soru, beyinler arası iletim yapıldığı esnada farelerin ne hissettiğiydi.

Nicolelis, “Farelerin deneyde yaşadıkları ettikleri düşsel tecrübenin ne olduğunu bilmek ilginç olurdu ancak bunu bize anlatmaları mümkün değil” dedi.

Araştırmada yer almayan Duke Üniversitesi’ne bağlı Kavramsal Sinir Bilimi merkezinden Jean-François Gariépy, deneylerde elde edilen başarının büyük bir atılım olduğunu belirtti. Gariépy, “Yapılan işlem, beyinden bilgiyi almak, onu okumak ve tekrar beyne göndermek gibi… Oldukça da zor bir işlem çünkü sinirler tarafından tespit edilecek ve bir anlam ifade edecek sinyaller üretmeniz gerekiyor” dedi.

Ancak çalışmanın sonuçlarından fazla etkilenmeyenler de var. ABD’nin Pittsburgh Üniversitesi’nde sinir bilimi profesörü olan Andrew Schwartz, ‘deneyin basit kaldığını çünkü sadece evet/hayır seçenekleri arasında değerlendirme sunduğunu’ belirtti. İnsan-bilgisayar arayüzleri üzerinde araştırmalar yapan Schwartz, “Beyin-bilgisayar teknolojisi ve simülasyonları yapılan deneyden çok ötesine gitmeyi başardı” dedi.

Discovery News’e konuşan Schwartz, felçli hastaların göz kırparak iletişim kurması gibi örnekler verirken, “Deneydeki gibi bilgi taşıma, faredeki tek bir sinir hücresinden iletim yapılarak gerçekleştirilebilir. Alıcı fareye elektrik akımı ile iletim yaparsınız ve alıcı sinyali alırsa ‘evet’, almazsa  ‘hayır’ demektir” dedi.

Nicolelis ise deneyin basitliğini savundu: “Makine-insan arayüzü araştırmalarına bu şekilde başladık. Basit bir fare deneyi Dr. Schwartz’ın 15 yıldır kullandığı paradigmayı tanımlıyor. Basit şeyler bizi nihayetinde büyük sonuçlara taşıyabilir” ifadesini kullandı.

Son olarak da Nicolelis, araştırma kapsamında geliştirilen teknolojinin, belden aşağısı felçli genç bir sporcunun 2014’te Brezilya’da düzenlenecek FIFA Dünya Kupası’nın açılışına katılımını sağlamak için kullanılacağını da söyledi.

Türk Lirasının Simgesi


TL  simgesinin  dünya paraları karşısında  markalaşması gibi bir durumu  önemsediğimden  bu konuyu biraz irdelemek istedim. Çünkü bazı tesadüflerle birlikte şimdi  tam olarak netleşetiremediğim ileride  ortaya çıkabilecek bazı  konuların olduğunu sezebiliyorum .Not olarak düşmek gerekirse paradaki 0’ları atmak amacıyla 31 Ocak 2005’te geçici olarak tedavülden kaldırılmış ve yerine Yeni Türk lirası kullanılmaya başlanmıştır.

Eski paraların resimlerini yayınlamayı düşünmüştüm ama biz  TL simgesine odaklanalım .  

Öncelikle TL simgesiyle  ilgili  medyanın  ne düşündüğüne bakalım :

Tasarımı yapan Tülay LALE (ki TL harflerini  oluşturan 1.tesadüf) şöyle diyor :

”Tayyip Erdoğan’ın baş harflerine, haç işaretine, Ermeni para birimine ve avroya benzetilmesi” eleştirilerine karşı Tülay Lale  ”Bizim mantığımız zaten şuydu; bu simge avro ve dolarla yarışacak bir simge olmalıydı. Herkes, ‘simgeyi gördüğümüzde avro aklımıza geliyor’ diyor ama ben de diyorum ki avro ve doları gördüğünde herkesin aklına TL gelecek” yanıtını verdi.

Yeni tasarımın niteliklerine bakıldığında gerçekten beklenen hedeflerin tutup tutmadığına bakalım :

– Kullanımı çok kolay olması

– Hem elle çizilirken hem de bilgisayarda kullanılırken kolay olmalı

–  İleride promosyon ürünlerine dönük de rahat kullanımı olmalı

– Modern olmalı

– Dolar ,Avro gibi para markaya  rakip olacak şekilde tasarlanmalı

– Bilinir , akılda kalıcı olmalı

Okuduğum Tülay Lale ‘ nin bir ifadesi dikkatimi çekti . Sadece yazarak , sizleri bilgilendirmek ve  yorumu size bırakmak istiyorum .

TL simgesinin tasarımcısı Tülay Lale, beş kardeş olduklarını ve beşinin de isimlerinin ”T” ile soy isimlerinin de ”L” ile başladığını belirterek, ”Bu anlamda aslında ailemizin isminin paramıza kazındığını düşünüyoruz” dedi.

Kendi tasarımlarında, dik ve düz çizginin üzerindeki 2 çizginin daha yatay olduğunu, ancak Merkez Bankasının bunu eğimli hale getirdiğini anlatan Lale, ”Bu 2 çizgi doğu ve batı arasındaki köprüyü de simgeliyor.”

İlk hali :

Sözlü bir ifadesinde ise L ‘nin  doğuya baktığını iletmiş ama detaya inmemişti.

Bu önemli bir ifade olup  soru işaretlerden biri olduğunu belirtme durumundayım.

TL simge yarışması için 8362 adet başvuru yapıldı. Finale 7 tasarım kaldı. Tülay Lale’ye ait tasarım birincilik ödülüne layık görüldü. Lale’nin tasarımında düz olan çizgiler, yukarı eğimli hale getirildi.

Yeni Hali :

Hiç bahsedilmeyen fakat benim dikkatle  altını çizmek istediğim bir konuyu da  iletmek istiyorum. Bu tasarım yapılırken ALTIN ORAN  kullanılmış. Bu ORANI  kullananların matematik ,mimari , fizik  konularında  bilgi sahibi  olduğunu  ve  böyle bir tasarımda  büyük bir başarı yakalayacağı düşünülmüş olmalı . Özellikle  değerlendiren kurul tarafından  bu  özelliğin ne kadar önemli olduğunu  öğrenmek isterim.

Finale kalan diğer 7 tasarım ve finale kalamayan diğer tasarımları da  görmek isterseniz ;

Altın Oran , TL baş harfleri , Euro ve Dolar işaretlerinin hikayesi ile ne kadar örtüştüğü gibi  cevaplanması gereken soruların cevabını  ileride  bulmayı hedefliyorum . Bu konuda paylaşımda bulunmak isterseniz , bu blogda yayınlayabiliriz.

Women Over Age 35 Are Having More Kids


Evet , ilginç bir araştırma olduğundan sizlerle paylaşmak istedim.

Araştırmanın bir kısmında sağlıklı kadınların içerisinde çocuk sahibi  olmayan kadınların da olduğu iletiliyor.

“But what are women who have higher education and higher income waiting for before becoming mothers?”

Bu soru da yerinde sorulan bir soru .

” It seems love and marriage. ”  Cevap da  yerinde bir cevap.

“Eighty percent of unmarried women are childless. And of those who are childless, 81 percent plan or hope to have children one day. Only 14 percent of childless women are voluntarily childless, meaning they have no intention of voluntarily having children. About 5 percent are unable to have children.”

İstatistikler gerçekten ilginç ama en önemlisi de  bu araştırmanın yapılmasına olanak sağlamaları .

Biz de Türkiye’de buna benzer bir araştırma yapabilecek miyiz?

http://www.psychologytoday.com/blog/savvy-auntie/201204/women-over-age-35-are-having-more-kids