Nothing is impossible (Hiçbir şey imkansız değildir)


Evet , yeter ki inanın. 

Mümin Sekman’ın “İNSAN İSTERSE AZMİN ZAFERİ ÖYKÜLERİ” serilerini öneririm. Hepsi ayrı ayrı basarı hikayesi…

Aşağıdaki video da , kendinize ve yaptığınız işe güvenmenin sadece bir örneği…

Size örnek başka bir başarı hikayesi : (kaynak : hürriyet)

Pembiye, Batman’da Garzan Kampı Köyü’nde doğdu. Annesi, babasının ikinci eşiydi. Beşirili gardiyan M. Ş. D. ile evlendiğinde 14 yaşındaydı. Aslında gardiyan Pembiye’yle evlenmek istememişti. Zaten evliliğinin ilk ayında, dayak yemeye başladı ondan. İki görümcesi, kayınvalidesi ve kayınpederiyle aynı evde yaşıyorlardı. Pembiye evde hapisti. Yaşı küçüktü ama hiçbir zaman boyun eğen biri olmamıştı. Neden beni eve kapatıyorsunuz, diye sormaktan çekinmedi. Sen gelinsin, ayıptır, çıkma dışarıya, dediler. 16 yaşında ilk çocuğunu doğurdu. Bu da evdeki hapishane için yeni bir bahaneydi: Otur, çocuk bak!

Kocası sabahları 12 kilometre ötedeki Batman Kapalı Cezaevi’ndeki işine gidiyor, akşam döndüğünde annesiyle kızkardeşlerinden Pembiye ile ilgili rapor alıyordu önce. Sonra karısını odaya kilitleyip bir de onun ifadesini alıyordu. Bahane hazırdı: Anneme, ablalarıma terbiyesizlik ettin! Sonra da dünyanın dayağını atıyordu. Tekmeyle, yumrukla, sopayla. Çoğu zaman çocukların gözlerinin önünde.

Pembiye arka arkaya çocuk doğurur, dayak yer ve evde hapis yaşarken, bir de kayınpederiyle uğraşmak zorundaydı. Kayınpeder, yanından hiç ayrılmıyordu. “Bu iki keçiyi senin için aldım, canım sana kurban olsun” diyordu. Çocuklar bile zamanla anladılar olup biteni. Dedeleri Pembiye’nin yanına geldikçe gülüyorlardı. Pembiye de sinirinden eline ne geçerse duvarlara fırlatıyordu. Bir kere babasına anlattı derdini, o umursamadı “baksın, ne olacak!” dedi. Kocasının umurunda değildi, hayatında zaten Batman’da oturan başka bir kadın vardı.

ÖLÜMLE BURUN BURUNA

2002’de Pembiye’nin kayınvalidesi ve görümceleri İstanbul’a taşındılar. Kocası da iznini onların yanında İstanbul’da geçiriyor, Pembiye’yi kayınpederiyle evde yalnız bırakıyordu. Evde çıldıracak gibiydi genç kadın. Sonunda kendine bir çıkış yolu buldu. Bir gün, savcılığa başvurdu. “Kocam bize bakmıyor, dövüyor, hayatında biri var. Babası beni rahatsız ediyor. Gidecek yerim yok” diye şikayet etti.

Kocası bu şikayeti on gün sonra duydu. Duyar duymaz büyük bir öfkeyle, elinde zimmetli resmi tabancasıyla eve geldi. Küçük oğlu Müslüm, üç yaşındaydı. Karısını ve oğlunu aldı, Çöl Dağı’na götürdü. Aslında dört kişiydiler, çünkü Pembiye yine bir bebek bekliyordu. Gardiyan, oğlunu arabada bıraktı, karısını alıp dağda önden yürüttü. Pembiye dönüp arkasına baktığında kocasının iki elini kaldırdığını gördü, can havliyle hamile olduğunu söyledi. Kocası “Çok kişi var hamile kadın öldüren” dedi. Pembiye bir süre sonra tekrar arkasına döndü. “Tamam, beni öldür. Ama ne zaman yapacağını söyleme, ani olsun.” Kocası fikir değiştirdi: “Seni öldürmeyeceğim. Ama gideceğim, senden kurtulacağım.”

Birkaç gün sonra, Pembiye’ye İstanbul’a gideceğini, boşanma davası açacağını söyledi. Pembiye buna itiraz etmedi. Asıl korkusu, kayınpederiyle yalnız kalmaktı. Kendi ailesinin “dul” bir kızlarını geri almayacağını biliyordu. Gardiyan, babasına “İkinizi baş başa bırakıyorum, ne haliniz varsa görün” dedi, son söz olarak.

DÖNÜM NOKTASI ANKARA

İki katlı evde, Pembiye üst katta kalmıştı. Kayınpeder alt kattaydı ama sürekli gelininden su istiyor, çocuklarla yolladığı zaman “hayır anneniz getirecek” diye ısrar ediyordu. Sonunda kayınpederine ilk kez bir çift laf edecek cesareti buldu. “Gözüme görünme, bana hiç karışmayacaksın” dedi ama ısrarlı ilgisinden kurtulamadı.

Bu dönemde ailesinin yanına dönmek için çok uğraştı. Üstelik son çocuğu Rukiye’ye de hamileydi. Üvey annesine sığındı, kovuldu; annesine yalvardı, mahkemenin geçici olarak bağladığı 200 YTL yoksulluk nafakasını vermeyi teklif etti, yine geri çevrildi. Babası onu kabul etmek için bir sürü şart öne sürdü: Önce bebeği aldır, sonra seni evlendiririm ama itiraz etmeyeceksin.

Bu bardağı taşıran son damlaydı. Pembiye kalktı, Batman Valiliği’ne gitti. Dönemin Valisi Recep Kızılcık derdini dinledi. Pembiye’yi hemen Ankara Sosyal Hizmetler’e bağlı Sığınma Evi’ne gönderdi. Orada 19 gün kaldı Pembiye. Bu 19 gün, onun için bir dönüm noktasıydı. Okulu dışarıdan bitirebileceğini orada öğrendi. Çocuklarını, evini almak için harekete geçmesi gerektiğini düşündü. Ankara Valiliği’nden yol parası alarak Beşiri’ye döndü.

BEŞ KERE ÇATIYA ÇIKTI

Batman Valisi’ne gidip çocuklarıyla yaşamak istediğini söyledi. Polis gözetiminde evine geri döndü. Kocası o sırada evdeydi; polislere bir şey diyemedi, Pembiye’yi evden kovamadı ama çocukları alıp alt kata, babasının evine yerleşti. Bir süre sonra da İstanbul’a tayinini çıkarttı. Doğuma bir gün kala büyük kızı Sena, “Biz yarın İstanbul’a gidiyoruz” diye haber verdi annesine: “Çocuklar biraz şaşkın, biraz da neşeliydiler. İstanbul’a gidecekleri için olsa gerek…”

Pembiye, yine kayınpederiyle başbaşa kalmıştı. Onu görmemek için kendi sokak kapısının önüne duvar ördürdü; kayınpederi duvar henüz ıslakken tekmeyle, sopayla yıktı. Yeniden ördürdü, yeniden yıktı adam. Sonunda Pembiye çıldırdı. Komşunun kızını alarak karşı binanın çatısına çıktı. Savcılık onu Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yolladı. 20 gün sonra döndüğünde, bu sefer Batman’da bir binanın dördüncü katına çıktı; yine kurtarıldı, Dicle Üniversitesi Hastanesi’nde on gün yattı. Ardından üç kere daha çıktı çatılara. Bu intihar teşebbüsleri, Batman’da çok sık görülen diğer kadın intiharlarına benzemiyordu. Pembiye’nin bütün dünyaya duyurmaya çalıştığı, “Ben buradayım, beni görün” dediği birer imdat çağrısıydı. Sonunda evinin karşısındaki okulun çatısına kamera koydular. Ev 24 saat gözetleniyordu. Kayınpederi korkusundan bir daha bakmaya cesaret edemedi ona. Ondan kurtulmuştu. Zaten kayınpeder bir süre sonra öldü.

Artık Pembiye, evde yalnızdı. Hayatında ilk defa özgürdü. Beşiri Kaymakamı Arif Yalçın, onu Öğretmen Evi’nde 200 YTL. maaşla kat hizmetlisi olarak işe almıştı. Orada öğretmenlerle sohbet ediyor, Halk Eğitim’de kilim dokuyan kızlarla dostluk yapıyordu. Bir gün nakış için kartlara basılmış çocuk ve hayvan resimleri görerek aynısını yaptı. Kaymakam, bunun üzerine ona resim yapmasını tavsiye etti; şövale, kağıt, boya, büyük boy defterler aldı. İçinden geldiği gibi resim yapmaya, renkleri, çizgileri keşfetmeye başladı. Ortaokulu dışardan bitirdikten sonra, liseyi dışardan bitirmeye karar verdi. Evinde durmadan çiziyor, boyuyor, çalışıyor, okuyordu. Büyük boy defterlere içini döküyordu.

Her bir deftere bir başlık atmıştı. “Benim Hünerlerim ve Altın Fikirlerim” defterine, karanlıkta etrafı aydınlık gösteren gözlük… Güneş enerjisiyle ısınan halılar, yorganlar, diye yazmıştı. “Eleştiriler” defterinde, oklar erkeklere yönelmişti: Yaşlı erkeklerin genç kadınlara düşkünlüğü, kabalıkları en çok eleştirdiği şeylerdi. “Güneş ve Ay’ın Evliliği” adlı defter ise, fantastik bir hikayeydi.

İlk resim sergisini 17 Aralık 2006’da, ikincisini de 16 Aralık 2007’de açtı. Şimdi her gece üç resim yapıyor. Özgüvenini artıracak rehber kitaplar okuyor, lise 2. sınıf sınavlarına hazırlanıyor. “En büyük hayalim, liseyi bitirip Güzel Sanatlar Fakültesi’nde resim okumak, sonra da kolumda resimlerimle Avrupa’yı dolaşmak” diyor.

Pembiye, kocasından 2007 Haziran’ında resmen boşandı. Mahkeme, çocuklarının velayetini babalarına verdi, şimdi İstanbul’da yaşıyorlar.

HAYALLERİMİN İÇİNDE ÇOCUKLARIM YOK

İki aydır bankaya 50’şer milyon yatırıyorum. Üniversite masraflarım için. Bu hayallerimin içinde çocuklarım yok. Evlenmeyi de kesinlikle düşünmüyorum. Özgürlüğüm için her şeyi feda ederim. Özgür olmayınca öğrenemiyorsun, göremiyorsun, duyamıyorsun. Güzel ve terbiyeli kullandıktan sonra özgürlük bir nimettir. Kötü kullanmak, bataklık ve ölümdür. Ben akıllıyım, yetenekliyim, terbiyeliyim.

 

 

 

Reklamlar

Film Önerisi _ 50/50


 

2011 yapımı , gerçek bir hikayeden alınmış izlerken zaman zaman ağlayıp , zaman zaman gülebileceğiniz dramatik bir film  daha…

50-50-2011

Hiç bilinmeyen bir kanser türü ile başa çıkmaya çalışan Adam ( Joseph Gordon-Levitt ) 

Film sonunu seyirciye bırakan , drama ve espri kalitesi oranını iyi ayarlayan ve seçtiği oyunculukarı filme çok iyi uyarlayan Jonathan Levine yönetmenine de değinmeden olmaz.

Genç olmasına rağmen birçok ödülü de var. Fazlasıyla hakkettiğini düşünenlerdenim.

Levine’nin 3.uzun metraj denemesi olduğunu da ekleyeyim.

İzlemeden önce filmin aldığı ödülleri bilmiyordum. İzledikten sonra baktığımda pek de şaşırmadım. 

Filmde oldukça güzel ayrıntılar var. Dünyada ölüm nedenleri sıralamasında trafik kazalarının 5.sırada olması sebebiyle , ehliyet almayan bir karakter var.

 

Filmi izlerken 50/50 oranı ışığında (filmi izlerken anlarsınız diye açıklamıyorum) kendinizi ADAM yerine koyarak , yolculuğa çıkmanızı öneririm.

Son dönemlerde çevrenizdeki “kanser” hastalarının durumlarını biraz olsun hissetmek  , kötü anlarda sevdiklerinizin desteğinin ne kadar önemli bir işlevi olduğunu görmek istiyorsanız sevdiklerinizle izleyeceğiniz bir film önerimdir.

Kısacası 50/50; Oscar ödüllü ve adayı oyuncuları, yine Oscar ödüllü Michael Giacchino’nun sakin ve huzurlu besteleri ile işleyen ,  Seth Rogen’a hayran kaldığım sıcak bir film.

Hem konu , hem de işlenme biçimi olarak Türk sinemasının iyi filmlerinden olan İncir Reçeli‘ni izlemediyseniz , kısa sürede izlemeye çalışınız.

halil-sezai-incir-receli-2-ile-ekranlara-bomba-gibi-donmeye-hazirlaniyor-halil-sezai-paracikoglu-kimdir-39973

Film izlemek istiyorsanız :

 

 

Dünya Üzerinde Sağ-Sol Direksiyonların Trafik Akışı


 

Merak ettiğim , daha önce araştırdığım bir konuydu. Fakat şimdi bazı kaynaklardan daha iyi anladım .

 

Özetledikten sonra , meraklısı İngilizce tarihçesine bakabilir. 

Aşağıda verilen harita aslında konunun özeti , fakat biz daha çok neden sağ/sol farklılığı olması yönünde konuşacağız.

driving-on-the-left-1024x650

İlk otomobillerde böyle problem yoktu. Çünkü ilk otomobillerde tekneden kopya edilmiş `yeke’ vardı. Yuvarlak `direksiyon’ manivela kuvveti ile daha rahat kullanım için icat edildi. Müşterinin isteğine göre sağa sola veya ortaya konabiliyordu.

cars-knights-on-horseback-300x204

O dönemlerden çok önce `trafik’ sağdan veya soldan diye ayrılmıştı. Milattan önce 11 yüzyılda Çin’de kural `adamların sağdan, kadınların soldan, arabaların ortadan’ gitmesini söylüyordu. Roma İmparatorluğu’nda daha enteresan bir durum vardı. Türkiye’de yapılan araştırmalar Roma arabalarının sağdan, İngiltere’de ise soldan gittiğini gösteriyor. Yolun veya `geçişin’ sağdan ya da soldan yapılmasında `anatomik’ bir neden var. İnsanlar sağ ellerini daha iyi kullanırlar. Yani kılıçlarını solda taşırlar. Rakipleri ile aralarına kılıçlı ellerini koymak için rakiplerinin (yani yolun) solunu seçerler. At arabalarında da böyle başladı. Çok atlı arabalarda arabacı dizginleri sağ elinde tutmak için sol arka atın sırtına veya arabanın sol tarafına oturdu. Yol kenarını da iyi görmek için soldan sürdü. Ancak bu durum araba sayısı çoğalıp karşılıklı geçişlerde problem çıkmaya başlayınca değişmeye başladı. İtalya’da şehirlerde sağ, dışarda sol trafik kullanılır oldu. Sonunda İngilizler 1756’da Londra Köprüsü’nde çıkan problemler yüzünden karar verdiler ve İngiltere’deki tüm köprü ve yollarda `sol’ trafik kanunla uygulanmaya başladı. Buna tabii tüm koloniler de dahildi. Ancak Napolyon Avrupa’nın bu noktadaki kaderini değiştirdi. Çünkü Napolyon solaktı ve düşmanları `solunda’ görmek istiyordu! 

cars-Napoleon-Bonaparte-225x300Napolyon
Aynı yıllarda Amerika’da arabacılar sağda oturur olmuşlardı. 1792’de Lancester’den Philedelphia’ya yapılan yolun `sağ tarafı’ kullanılacaktır diye ilk kanunu Pennsylvania eyaleti çıkardı. Avrupa’da Avusturya-Macaristan, Rusya ve Portekiz Napolyon’a uymadılar. Bu ülkeler Birinci Cihan Harbi’nin sonuna kadar soldan trafik kullandılar. Avusturya’nın Napolyon tarafından zapt edilmiş bölümü sağdan kullanırken öteki kısım hâlâ soldan kullanıyordu.Sonunda Hitler başta Avusturya olmak üzere Tüm kıtayı `sağcı’ yaptı. 

Japonya Tren teknolojisini İngilizlerden aldığı için Samurai zamanından kalma `solu’ uygulamaya devam eti. 1945’te Okinava, Amerikalıların hâkimiyetinde 1972’ye kadar sağdan, sonra Japonya’ya geri verilince sola geçti. Çin 1945’te sağa geçti. Avrupa’da bir tek İsveç, sol trafikte ısrarlı oldu. Ancak baktılar ki Avrupa’ya sattıkları Volvo’lar ve Saab’lar sağdan kendilerine soldan direksiyon üretirken problemler oluyor, 1967’de sağ trafiğe dönen son kıta Avrupa’sı ülkesi oldular.

cars-British-Columbia-Vancouver-Hastings-Street-1880-300x228

1880 Britanya , At Arabaları

cars-Anschluss-Germany-annexes-Austria-12-March-1938-300x180

Hitler’in 12 Mart 1938 ‘de Avusturya için çıkardığı sağdan akan trafik emrinden sonra.

 

Amerika’da 1800’lerin sonunda `uyanık’ avukat George Seldon, otomobilin patentini aldı. Henry Ford seri üretime geçtiği yıllarda royalite parası kaptırmamak için direksiyonu sola aldı. 

 

Avrupa’da En Sık Kullanılan Soyisimler


 

İlginç bir araştırma yapılmış. Kaynak olarak bir blog adresi ve daily.co.uk olması güvenirliliği arttırıyor.Daily medyası Büyük Britanya için detaylı bir grafik hazırlamış , grafik üzerinde sizleri maceraya sürüklemiş. 

Meraklısına öneririm. 

 

Gtc4EKo

Tiyatro Önerisi _ Martı ( Anton Cehov)


Martı oyuna gittiğimde salonun dolu olması beni şaşırtmamış , yaş ortalamasının genç olması da sevindirmişti.

Öncelikle Martı’nın  (Rusça: Чайка, Çayka) orijinalini sizlere ileteyim.

“Dört kadın, altı erkek, tonlarca aşk ve bir göl manzarasından oluşan bir komedi yazıyorum.” demiş yazar Anton Çehov.

13826456721800331222-b

 
Anton Çehov’un dört büyük tiyatro oyunu kabul edilenler arasında ilk yazılmış olanıdır. 1895’de yazılan oyun, dört ana karakter arasındaki romantik ve sanatsal çatışmalar etrafında geçer. Bu karakterler, saf bir kız olan Nina, sönmekte olan yıldız Irina Arkadina, deneysel oyun yazarı oğlu Konstantin Treplev ile ünlü ve pek kültürlü olmayan yazar Trigorin‘dir.

21. yüzyıl insanları olarak Çehov’un şu sözlerini üzerimize alınmamız yadırgatıcı olmasa gerek:

Havaların güzel olacağı, ürünlerin daha çok olacağı, güzel bir aşk serüvenini yaşayacağımız umuduyla, daha zengin olmak, ya da emniyet müdürlüğüne atanmak umuduyla yaşamaya alışığız; ama akıllanmak umuduyla yaşayan kimseye rastlamadım hiç. Yeni Çarın yönetiminde herşey daha güzel olacak deriz, iki yüz yıl sonra daha güzel olacak deriz, ama kimse bu güzel günlerin yarından başlaması için çaba harcamaz. Yaşam, bütününde, giderek daha karmaşık hale geliyor, kendi keyfince ilerliyor, ve insanlar giderek daha akılsız hale geliyor, yaşamdan soyutlanan insanların sayısı her geçen gün artıyor.

 

1382645864492714011-b

Oyunun detaylarına girmeden oyun hakkındaki düşüncelerimi ileteceğim.

Martı öyle bir oyun ki her karesinde bir aşk , bir birliktelik var . Neden-sonuçlar ustalıkla işlenmiş.

Dönemin duygusal,kültürel etkileşimini  oyuna iyi aktarılmış. Oyundan sonra oyun hakkında bir yazı okudum ,size de öneririm. 

Ayrıca oyuna giderseniz tiyatrodan satılan  kitapçıktan bir tane mutlaka alın. Zamanınız varsa okuduktan sonra izleminizde fayda olacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Solumuz ve sağımızdan gelebilecek tehlikelerin riskleri farklı mıdır?


Himanshu Mishra , Arul Mishra , Oscar Moreno  Utah Üniversitesi’nde  yaptıkları çalışmaya göre  insanların sol taraflarında gelebilecek tehikeler , sağ taraflarından gelebilecekler tahlikelerden daha riskli görünüyor. 

 

Bu çalışmayı bir dizi örnek olaylarla örneklendirmişler. Trafiğin sol taraftan aktığı Kolombiya’da yayalar %4 daha hızlı hareket ediyor. 

 

Evsiz bir adam sokakta bankın sol tarafına oturursa , insanlar %17 daha uzağa oturuyor. 

 

Her ne kadar ölçümler , örnekler okuyanların aklında “Acaba?” dedirse de , ben de bu konuya hak vererek birkaç örnekle açıklama gereği duyuyorum. 

 

Bu araştırma sağ/sol lobların çalışma mantığının farklı olmasından kaynaklanıyor , fakat tespit edilmiş veri yok. Ben de kendimden örnek verirsem , sağ tarafımın kolay kulllanılması açısından o modun şeklini alıp , sağ lobumunu / sağlak olmamın avantajı koruyorum . 

 

Bu durum , kimler için örnek teşkil edebilir ?  Başta sigortacılar , reklam sektörü , inşaat sektörü , mimarlık ve mühendislik bu durumdan yararlanacak büyük pazarlar. 

 

Bu konuda bilgisi olan akademisyen / öğretmen , bilim sever arkadaşımız varsa bana ulaşabilirler. Benim de merak ettiğim bir konudur.

Meraklısına ;

http://pubsonline.informs.org/doi/abs/10.1287/mnsc.2014.1912

 

Sırasını Beklemek , Kültür Meselesi


 

Başlığı okuyan herkes , derin bir ah çekmiştir. Geçmiş yaşantımızda , birçok kez sıra bekleme sırasında sinirlenmiş  hatta kavga da etmişizdir.

Otobüs/taksi sırasında en arkadan ilk sıraya geçmek , araç ile ambulans / bisiklet yolunu kullanarak en önlere geçmeye çalışmak , tanıdık birini bulup bütün sırayı beklemeden işlerini hallettirmek gibi birçok saygısızlık örnekleri maalesef o yaşanankültürle ilgili.

 

Bu konu ile ilgilenen kişiler için sizlere birçok kitap,araştırma yazısı önerebilirim.

Blogumda bahsetmek istediğim bir video var ki  , eğitimin ne kadar önemli olduğunu sizlere anlatıyor.

Sizleri video ile başbaşa bırakıyorum.

 

İtaat Et !


Edit : 2015 yılında oldukça populer olan Milgram deneyiyle ilgili bir film çekildi .

Filmin fragmanı :

 

Ayrıca 2001 yapımı Hapishane deneyi olarak geçen The Experiment  filmi de hatırlatmış olayım.

Bu yazımda beni oldukça rahatsız eden , çalışanların / yöneticilerin / bireysel insanların görev bilinci ve inisiyatif alma konusu olacaktır.

Alttaki fotoğraf amatörce çekilen fakat gerçekleri yüzümüze sertçe vuran bir mesaj veriyor. Size verilen görevi sonuna kadar sorgulamadan yapmak. Peki bu ne kadar doğru ?

10511145_688506604556196_8556208860688680936_n

Yedek subay olarak Gelibolu’da askerlik yaparken , emir komuta zincirinin önemini daha da iyi anlamıştım. Şimdi ise sizlere bir deneyden bahsedeceğim.

Deneysel psikoloji dalında derece yapan Cordelia Fine ‘ın “Başına Buyruk Beyin” kitabını zevkle okumuştum .(Kesinlikle alıp okuyunuz.Hatta okuduktan sonra yorumlarınızı da dinlemek isterim) Bu kitabında psikolojinin önemli dönüm noktalarından biri güçlü  sosyal durumların davranışlarımızı nasıl etkilediğini ortaya çıkaran  bir çalışma olan Milgram’ın itaat deneyinden bahsedilmektedir.

İtaat , otorite yetki örneklerini özellikle son yüzyılda uçak pilotundan savaştaki  generaline ,  kamu sektöründen özel sektörüne kadar  birçok alanda gördük , görüyoruz , göreceğiz.

“Başına Buyruk Beyin“ kitabında 1993 yılında yaşanan bir örnekle konumuza başlayıp, sonrasında popüler Milgram deneyini anlatalım.

Otorite olarak dipte olmak kuşkusuz insanları eskiden beri etkileyen bir durumdur. Kopilotun kaptanın yargılarına karşı gelmemesi ve direnmemesi beş uçak kazasından birinin nedenidir. Hiyerarşik çevrenin yarattığı psikolojik baskı öyle güçlüdür ki kopilotun otoritesini sorgulamaktansa kendini (mürettebat ve yolcularla birlikte) . 1 Aralık 1993’te Express 2 Havayolu Şirketi’nin Minnesota’ya giden 5719 sefer sayılı uçağı piste çok sert bir şekilde inince içindeki herkes ölmüştü. Ses kayıtları incelediğinde kopilotun aslında alçalmaya başlamak için fazla yüksekte olduklarının farkında olduğunu ispatlamaktadır. “Şey… inmeden önce bir süre bu konumda mı duracaksınız?” demesi kopilotun kaptanın hatasını hakkında uyarmak üzere yaptığı tek girişimdir.

Ünlü psikolog Milgram, kendisi kadar ünlü ‘Otoriteye İtaat Deney’inde insanların büyük çoğunluğunun, normal hayatta benimsemedikleri ya da onaylamadıkları davranışlarda bulunmaları yönünde verilen emirleri, otoriteyi sorgulamadan ve karşı çıkmadan uyguladığını göstermişti. Deneyde, katılımcıların yüzde 65’i tanımadıkları ve kendilerine hiçbir kötülüğü dokunmamış birine 450 voltluk elektroşok uygulamıştı. Milgram’ın deneyi yarım asır sonra yeniden yapıldı, ne yazık ki değişen pek bir şey yok.

MILGRAM DENEYİ NEDİR?
Milgram deneyi, insanların otorite sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine, kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen itaat etmeye ne ölçüde hazır olduklarını ölçme amacını güden bir deneyler dizisinin genel adı olarak biliniyor.

Yale Üniversitesi’nde özel olarak hazırlanan bir bölümde gerçekleşen deneyde, katılımcılar gazete ilanı ile bulundular. Katılımcılarda herhangi bir özellik aranmadı, 20-50 yaş arasından sıradan insanlardı. Sadece ilk deneyde katılımcıların hepsi erkeklerden seçildi.

cc

Milgarm’ın ‘İtaat Deneyi’nin düzeneği

Katılımcılara deneyin “cezanın öğrenmedeki etkileri” üzerine olduğu söylendi ve deney tamamlandıktan ancak belli bir süre sonra asıl amaç açıklandı. Deney başlamadan önce, diğer bir katılımcının da var olduğu, aralarında kura ile bir “öğretmen” ve bir “öğrenci” seçileceği açıklandı. Seçim kura ile yapılacak, kura da “öğrenci” ve “öğretmen” yazan iki kâğıdın katılımcıların seçimi ile yapılacaktı. Ancak ikinci katılımcı, deney grubunun elemanıydı ve her iki kâğıtta da “öğretmen” yazıyordu. Dolayısıyla gerçek katılımcının öğretmen rolünde olması kaçınılmazdı. “Öğrenci” ile “öğretmen” birbirinin sesini duyabileceği ancak birbirini göremeyeceği farklı odalarda yer aldılar. Deneyin asıl amacında otoriter figürü temsil eden, özellikle sert ve disiplinli görünen deney gözlemcisi, deney boyunca katılımcının (öğretmenin) yanında kaldı. Deney başlamadan önce katılımcıya, öğrencinin çekeceği acıyı öngörebilmesi için 45 voltluk bir elektro şok uygulandı.

Deney boyunca, öğretmen öğrenciye öğrenmesi için sözcükler listesini bildiriyor ve bu sözcükleri öğrenip öğrenmediğini sorarak kontrol etti, her yanlış cevapta ceza olarak öğretmen, öğrenciye, bağlı olduğu makine ile her seferinde artan miktarda elektroşok uyguladı. Gerçekte ise şok uygulanmıyordu. İşbirlikçi denek gerçek denekten ayrıldığı zaman, geçtiği odada elektroşok makinesine bütünleştirilmiş bir ses kayıt cihazını çalıştırıyordu, bu cihaz da her şok seviyesine karşılık önceden kaydedilmiş bir çığlık sesini çalıyordu. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra (bu, genelde 150 volttu) aktör, kendisini yan odadaki katılımcıdan ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu.

Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine sert gözlemci tarafından aşağıdaki sırayı takip eden sözlü uyarılarda bulunuldu:

1. Lütfen devam edin.
2. Deney için devam etmeniz gerekiyor.
3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.

Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyor, tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

Milgram’ın ilk deney dizisinde katılımcıların % 65’inin (40 katılımcıdan 26’sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorguladı, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylediler. Katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Daha sonra bu deney, farklı etkenlerin araştırılması için, çeşitli değişikliklerle yenilendi.

vv

‘İtaat Deneyi’de kullanılan elektroşok düzeneği

Milgram deney sonuçlarını şöyle değerlendirdi;

“Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görüldü.”

Milgram’ın ünlü ‘İtaat Deneyi’ni, yaklaşık 50 yıl sonra Santa Clara Üniversitesi’nden bilim adamı Jerry Burger küçük değişikliklerle tekrarladı. Bu değişikliklerden biri, öğrenci ’ye verilen maksimum voltun orijinal deneydeki gibi 450 değil, 150 volt olarak belirlenmesiydi. Burger bu değişikliği şöyle açıklıyor: “Deneyde, öğrencinin bağırmaya ya da ağlamaya başladığı düzey olan 150 voltta elektroşok uygulayan deneklerin yüzde 79’u, 450 volta kadar çıktı. Dolayısıyla kırılma noktası olan 150 voltta deneyi sonlandırmakta bir sorun görmedim.”

SÜRPRİZ VE HAYALKIRIKLIĞI
Burger tekrar deneyinin sonuçlarını, “sürpriz ve hayalkırıklığı” olarak nitelendiriyor. “Tekrar deneyimine katılanların yüzde 63’ü, tanımadıkları bir kişiye, deneydeki son nokta olan 150 volt elektroşok uygulayabiliyor.” “Deney sırasında katılımcılarda olağandışı ya da yanlış bir şey yoktu” diyen Burger, 1960’larda otoriteye daha fazla itaat ettiğini düşündüğümüz kuşakla günümüz insanlarının bir biçimde benzer karakteristikler taşıdığının görüldüğünü açıkladı.

Burger, sonuçları sürpriz olarak karşılasa da, değerlendirmelerinde ihtiyatlı: “Her ne kadar soykırım gibi karmaşık toplumsal davranışları laboratuvar koşullarında elde edilen bilgilerle açıklamak zor olsa da bu tür çalışmalar insanların beklenmedik davranışlarını anlamada önemlidir.”

Kaynak :

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/469972.asp?cp1=1#storyContinues

http://nileud.blogspot.com/2011/12/milgram-deneyi.html

http://hasan.trakya.edu.tr/index.php/ansiklopedi/35-insan-oglu/55-endoktrinasyon-milgram-deneyi.html

http://bestofbilim.blogspot.com/2011/02/milgram-deneyi.html

Milgram, Stanley (1963). “Behavioral Study of Obedience“. Journal of Abnormal and Social Psychology 67: 371–378

http://www.etiksempozyumu.sakarya.edu.tr/etik/4.1/1Namik%20Kemal%20Ozt%FCrk.pdf

Film Önerisi _ The Double (Öteki Ben)


Dostoyevski hayranı iseniz veya psikoloji ile ilgileniyorsanız izlemeniz gereken filmlerden bir tanesi…

Sedat Eser

Kitapların filmlere uyarlamasını hep eleştiren biri olarak , “Öteki Ben” uyarlamasının yönetmen tarafından detaylarıyla iyi yönettiğini düşünüyorum. (Bu arada İngiliz sineması olduğunu da ekleyeyim)

On dokuzuncu asır, Dünya  edebiyatı için bir uyanışın, bir başkaldırışın asrıydı. Bunun sağlanmasında öncü görevi ise şüphesiz ki Rus yazarlar üstlendi. Gogol, Turgenyev, Dostoyevski, Gonçarov, Puşkin, Tolstoy gibi Rus asıllı yazarlar yalnızca edebiyata değil, diğer tüm beşeri bilimlere de temel oluşturacak eserler yazdılar.

Tabiki bunlardan birisi de modern psikolojinin yapıtaşlarından sayılan Öteki Ben‘di. Yazarın Gogol etkileri taşıyan ve 1846’da ilk yayınlandığında ilgi görmemiş ancak daha sonra Freud’un yazılarında ‘şizofreni’nin bu denli iyi anlatılmasına şapka çıkardığı  “Öteki Ben”, 9. dereceden memur Yakov Petroviç Golyadkin’in şahsını ortadan kaldırmaya çalışan tıpatıp benzeriyle çatışması üzerine kuruludur.

Öteki Ben, Dostoyevski’nin ilk dönem yazınlarına ait bir eser (1846). Eserin edebi değerini taçlandıran detaylar arasında hem Dostoyevski’nin “İleride Öteki Ben’den benim başyapıtım olarak söz edecekler.” beyanı, hem de Nabokov’un “Öteki Ben, Dostoyevski’nin…

View original post 99 kelime daha